Bipolar Günlüğü
← Tüm hikayeler

İnsan Kendi Zihnine Güvenemeyince Ne Olur?

Melih Ocakoğlu16 dk okuma

Bipolar bozuklukla ilgili en zor mesele, sadece "çok mutlu" ya da "çok üzgün" olmak değil; insanın kendi iç dünyasıyla arasındaki güven ilişkisinin zedelenmesi. Duygunun kendisi değil, o duyguya artık güvenememek üzerine kişisel ve felsefi bir deneme.

İnsan bazen kendi zihninin içinde güvende hissetmez.

Dışarıdan bakınca bu cümle garip gelebilir. Çünkü insanın en kendine ait yeri zihni sanılır. Düşüncelerimiz, duygularımız, sezgilerimiz, kararlarımız… Hepsi bize aitmiş gibi gelir. İnsan kendi iç sesini, doğal olarak, en güvenilir rehberlerinden biri zanneder. Sabah uyandığında ona "bugün nasılsın?" diye soran, akşam yatağa girdiğinde günü onunla muhasebe eden, bir karar anında "sen ne dersin?" diye danıştığı ilk yer kendi kafasıdır.

Ama her zaman öyle olmuyor.

Bazen insanın zihni bir ev gibi değil, bir labirent gibi hissettiriyor. İçindesin ama yolunu bilmiyorsun. Düşünüyorsun ama düşündüğün şeye güvenemiyorsun. Hissediyorsun ama hissettiğin şeyin gerçek mi geçici mi, seni koruyan bir uyarı mı yoksa seni sürükleyen bir dalga mı olduğunu ayırt edemiyorsun. En kötüsü de şu: bu labirentin haritasını yine aynı labirentin içinden çıkarmaya çalışıyorsun. Yani sana yol gösterecek olan da, seni yoldan çıkaran da aynı zihin.

Bipolar bozuklukla ilgili en zor meselelerden biri bence burada başlıyor. Çünkü konu sadece "çok mutlu olmak" ya da "çok üzgün olmak" değil. İnsanlar genelde bu kelimeyi duyunca bir uçtan diğerine savrulan bir ruh hâli tablosu hayal ediyor. Oysa benim için meselenin asıl ağır tarafı bu değil. Asıl mesele bazen insanın kendi iç dünyasıyla arasındaki güven ilişkisinin zedelenmesi. Yani duygunun kendisi değil, o duyguya artık güvenememek.

Bipolar bozukluk; duygu durumu, enerji, aktivite düzeyi ve düşünce süreçlerinde mani, hipomani ve depresif dönemlerle seyreden bir ruh sağlığı durumu olarak tanımlanıyor. Bu dönemler kişinin günlük hayatını, ilişkilerini, işini ve kendini algılama biçimini etkileyebiliyor. Ama bir tanımın soğuk cümleleri, o tanımın içinde yaşamanın nasıl bir şey olduğunu pek anlatmıyor. Tanım dışarıdan bakar; yaşamak ise içeriden.

Bu yazı bir tedavi tavsiyesi değil. Daha çok, insanın kendi zihnine bile bazen temkinli yaklaşmak zorunda kalmasının nasıl bir şey olduğuna dair kişisel ve felsefi bir deneme. Belki benzer bir şey yaşayan birine "yalnız değilsin" demenin, belki de hiç yaşamamış birine "içeriden böyle görünüyor" demenin bir yolu.

Kendi İç Sesinden Şüphe Etmek
Normalde insan bir şey hissedince ona inanmak ister.

Canı sıkıldıysa bir sebebi vardır. Mutluysa güzeldir. Heyecanlandıysa umutlanmıştır. Birinden uzaklaşmak istiyorsa belki gerçekten uzaklaşmalıdır. Bir karar almak istiyorsa belki de zamanı gelmiştir. Çoğu insan için duygu, üzerinde durulması gereken bir delildir; "böyle hissediyorum, demek ki bir şey var" der ve hayatını bu sezgilerin üstüne kurar.

Ama insan kendi zihnine tam güvenemediğinde her duygu ikinci bir sorgudan geçer:

"Ben gerçekten böyle mi hissediyorum?"
"Bu düşünce bana mı ait, yoksa şu anki ruh hâlim mi böyle düşündürüyor?"
"Gerçekten haklı mıyım, yoksa abartıyor muyum?"
"Bu karar mantıklı mı, yoksa bir yükselmenin içinden mi geliyor?"
"Şu an kötü hissetmem hayatımın kötü olduğu anlamına mı geliyor, yoksa sadece bir dönemden mi geçiyorum?"
Bu sorular dışarıdan küçük görünebilir. Tek tek bakınca hepsi makul, hatta sağlıklı bir öz farkındalık gibi durur. Ama insanın içinde sürekli, hiç susmadan çalıştığında çok yorucu bir gürültüye dönüşüyor. Çünkü mesele sadece hissetmek değil; hissettiğin şeyi aynı anda denetlemek zorunda kalmak. Bir duyguyu yaşamak yetmiyor, bir de o duygunun "gerçek mi" olduğuna karar vermen gerekiyor.

Bir yandan yaşıyorsun, bir yandan kendini izliyorsun. Bir yandan konuşuyorsun, bir yandan "fazla mı konuştum?" diye düşünüyorsun. Bir yandan seviniyorsun, bir yandan "bu sevinç normal mi?" diye tartıyorsun. Bir yandan üzülüyorsun, bir yandan "bu üzüntü beni nereye götürecek?" diye korkuyorsun. İçinde sürekli iki kişi var gibi: biri hayatı yaşıyor, diğeri o yaşayanı dikkatle izleyip not tutuyor.

İnsanın kendi iç dünyasına bu kadar mesafeli bakmak zorunda kalması çok garip bir şey. Çünkü insan kendine hem ev sahibi hem nöbetçi oluyor. Ve nöbetçi hiç uyumuyor.

İyi Hissetmek Bile Bazen Güvenli Gelmez
Bence en acayip taraflardan biri bu. İyi hissetmek bile bazen sadece iyi hissetmek değildir.

Normalde insan iyi hissettiğinde rahatlamak ister. "Oh be, sonunda biraz kendime geldim" demek ister. Sabah daha enerjik uyanmak, plan yapmak istemek, konuşkan olmak, üretmek, dışarı çıkmak, hayata karışmak güzel şeylerdir. Çoğu insan için bu hâl ödüldür; zorlu bir dönemden sonra gelen bir hediye gibi yaşanır ve sorgusuz sualsiz kabul edilir.

Ama kendi zihnine güvenmekte zorlanıyorsan, iyi hissetmek bile bazen alarm gibi çalışabilir:

"Acaba gerçekten iyi miyim?"
"Yoksa fazla mı yükseliyorum?"
"Bu enerji sağlıklı mı?"
"Bu kadar plan yapmam normal mi?"
"Bu gece az uyusam sorun olur mu?"
"Şu an kendimi fazla mı güçlü hissediyorum?"
Bir insanın kendi mutluluğundan bile şüphe etmesi çok yorucu. Çünkü mutluluk dediğin şeyin insana hafiflik vermesi gerekir; kanat takması, omuzlardan bir yük indirmesi gerekir. Ama bazen mutluluk bile kontrol edilmesi gereken bir şeye dönüşür. İyi hissettiğinde kendini özgür bırakmak istersin, ama bir yanın frene basar. Çünkü geçmişte bazı iyi hissetmelerin nerelere evrilebildiğini bilirsin. O güzel başlayan günün sonunun nasıl bağlandığını, o coşkulu fikrin ertesi gün nasıl bir enkaza döndüğünü hatırlarsın.

İşte o hatıra, sevincin tam ortasında belirir. Bu yüzden iyi hissettiğin anlarda bile tam teslim olamazsın; bir gözün hep ölçü aletinde kalır. "Ne kadar iyiyim?" sorusu, "iyi miyim?" sorusuyla aynı anda akar.

Bu da insanın neşesini bile temkinli yaşamasına neden olur. Dışarıdan biri "Ne güzel işte, enerjin yerine gelmiş" diyebilir ve bunu en saf iyi niyetle söyler. Ama içeride bambaşka bir hesaplaşma vardır: "Bu enerji beni taşıyor mu, yoksa sürüklüyor mu?" Aynı rüzgâr hem yelkeni doldurabilir hem de tekneyi devirebilir; ve sen o an hangisi olduğunu bilemezsin.

Kötü Hissettiğinde Her Şey Gerçek Gibi Gelir
İyi hissetmek nasıl bazen şüpheli geliyorsa, kötü hissetmek de bazen fazla ikna edici gelir. İşin sinsi tarafı da bu: iyi hâl sana kendini şüpheyle gösterirken, kötü hâl tam tersine kendinden hiç şüphe ettirmez.

Depresif bir ruh hâlinin en zor tarafı sadece mutsuzluk değildir. O mutsuzluğun insana gerçeklik gibi konuşmasıdır. Üzüntü, üzüntü olduğunu söylese razı olurum. Ama o, üzüntü olduğunu söylemez; "gerçek" olduğunu söyler:

"Böyle kalacaksın."
"Kimse seni gerçekten anlamıyor."
"Sen zaten hep böyleydin."
"Ne yapsan değişmeyecek."
"İyi olduğun zamanlar da geçiciydi."
"Bütün çaban boşuna."
Bu cümleler dışarıdan bakınca düşünce gibi durur. Birine anlatsan "ama bu doğru değil ki" der ve haklıdır. Ama o an insanın içinde neredeyse kanıt gibi hissedilir. Sanki zihnin sadece yorum yapmıyordur da gerçeği söylüyordur; sanki perdeyi aralayıp sana hayatın asıl yüzünü gösteriyordur.

İşte tehlikeli olan yer biraz burası. Çünkü insan iyi gününde "Bunlar geçici düşünceler" diyebilir, hatta bunu kendine bir not olarak bırakabilir. Ama kötü gününde o not işe yaramaz; o düşünceler geçici gibi değil, hakikat gibi gelir. Üstelik kendi geçmiş notuna bile güvenmezsin: "O notu iyi hissederken yazdım, yani aslında kendimi kandırıyordum" diye düşünürsün. Hastalık, kendi panzehirini bile zehir gibi gösterebiliyor.

Bipolar bozuklukta depresif dönemler kişinin enerji düzeyini, ilgisini, uyku düzenini, karar verme becerisini ve günlük işlevselliğini etkileyebilir; mani veya hipomani dönemlerinde ise enerji artışı, az uyuma ihtiyacı, hızlanmış düşünceler veya riskli davranışlar görülebilir. Ama insan bunu yaşarken çoğu zaman "semptom" diye yaşamıyor. Kimse bir sabah uyanıp "bugün depresif epizodumun dördüncü günündeyim" diye hissetmiyor. İnsan bunu hayatın kendisi gibi yaşıyor; "bugün hayat berbat" diye yaşıyor, "hayatım berbat" diye yaşıyor.

O yüzden kötü hissettiğinde "Bu sadece bir dönem" diyebilmek bazen çok zor. Çünkü zihin o sırada sana dönemden değil, kaderden bahsediyor gibi davranıyor. "Geçer" demek bile, o an bir yalan söylüyormuşsun gibi gelir.

Karar Vermek Neden Bu Kadar Zorlaşır?
Kendi zihnine güvenemeyince karar vermek de ağırlaşır. Çünkü karar dediğimiz şey biraz da insanın kendi iç pusulasına güvenmesiyle ilgili. Bir şeyi istiyorsundur, seçersin. Bir şey sana iyi gelmiyordur, uzaklaşırsın. Bir plan yaparsın, adım atarsın. Sağlıklı bir pusula, kuzeyi gösterir ve sen ona göre yürürsün.

Ama iç pusulana güvenmekte zorlanıyorsan, her karar ikiye bölünür. Önce kararı verirsin, sonra o kararı veren ruh hâlini sorgularsın:

"Bunu gerçekten istiyor muyum, yoksa sadece şu an böyle hissettiğim için mi istiyorum?"
"Bu mesajı atmalı mıyım?"
"Bu ilişkiyi bitirmek istiyor muyum, yoksa bugün kötü olduğum için mi böyle düşünüyorum?"
"Bu işe girmek mantıklı mı?"
"Bu kadar para harcamak istiyor olmam normal mi?"
"Şu an çok büyük konuşuyor olabilir miyim?"
Bazen insan karar vermekten değil, kararın arkasındaki ruh hâlinden korkar. Çünkü geçmişte ani kararların bedelini ödemiş olabilir. Fazla hızlı bağlanmış, fazla hızlı kopmuş, fazla hızlı harcamış, fazla hızlı konuşmuş, fazla hızlı güvenmiş ya da fazla hızlı vazgeçmiş olabilir. Ve bir kez bu bedeli ödediysen, bir daha her hevesin arkasında o eski faturanın gölgesini görürsün.

Sonra insan kendine şunu sormaya başlar: "Benim kararım nerede bitiyor, dönemim nerede başlıyor?" Bu, cevabı olmayan bir soru. Çünkü ikisi iç içe geçmiş; dönemin de senin bir parçan, kararın da. Birini diğerinden kesip ayıramazsın.

Bu soru çok yorucu. Çünkü insanın kendiliğindenliğini elinden alıyor. Bir şeyi sırf istediğin için yapamıyorsun; önce o isteği bir laboratuvara sokup inceliyorsun. Her şeyi tartmak, bekletmek, ölçmek, tekrar düşünmek gerekiyor. Bu bazen sağlıklı bir önlem oluyor, doğru — birçok zararlı dürtüyü tam da bu bekleme refleksi durduruyor. Ama aynı zamanda insanı kendi hayatının içinde tutuk da bırakabiliyor. Bir noktadan sonra "acaba" demekten "evet" demeye hiç vakit kalmıyor.

Kendini Sürekli İzlemek
Kendi zihnine güvenemeyince insan bir süre sonra kendi kendisinin gözlemcisi oluyor. Ne kadar uyuduğunu takip ediyorsun. Ne kadar konuştuğunu fark etmeye çalışıyorsun. Ne kadar para harcadığını kontrol ediyorsun. Ne kadar içine kapandığını düşünüyorsun. Ne kadar sinirlendiğini ölçüyorsun. Ne kadar heyecanlandığını tartıyorsun. Bir süre sonra kendi hayatının hem oyuncusu hem de seyircisi oluyorsun; sahnedeyken bir yandan da en arka sıradan kendini izliyorsun.

Bazen bu farkındalık hayat kurtarıcı olabilir. Çünkü insan kendini tanıdıkça bazı döngüleri daha erken fark edebilir. "Üç gecedir az uyuyorum, bu bir işaret olabilir" diyebilmek, fırtına kıyıya vurmadan önce camları kapatma şansı verir. Uyku düzeni, stres, ilaç düzeni, terapi, yakın çevrenin gözlemleri gibi şeyler önemli tutamaklara dönüşebilir. Bu yüzden öz gözlemi tümden kötü bir şey olarak görmüyorum; çoğu zaman beni koruyan da o. Bipolar bozuklukta tedavi genellikle ilaç, psikoterapi ve psikososyal desteklerin bir kombinasyonu olarak ele alınır; uygun bakım ve destekle insanların anlamlı ve üretken bir yaşam sürdürebileceği de vurgulanır.

Ama yine de insanın sürekli kendini izlemesi kolay bir şey değil. Çünkü bir yerden sonra hayat yaşanan bir şey olmaktan çıkıp yönetilmesi gereken bir sisteme dönüşebiliyor. Her duygu bir veri, her gün bir ölçüm, her karar bir risk analizi hâline geliyor. Ve insan bir süre sonra şunu özlüyor: hiçbir şeyi ölçmeden, sadece yaşamak.

Sanki kendi içindeki hava durumunu takip eden biri gibisin. Bugün fırtına mı var? Bugün güneş fazla mı açtı? Bugün sis mi çöktü? Bugün dışarı çıkmak güvenli mi? Başkaları sabah uyanıp pencereden gökyüzüne bakarken, sen bir de içerideki gökyüzüne bakıyorsun.

İnsan bazen sadece yaşamak istiyor. Ama önce kendi zihninin hava raporuna bakmak zorunda kalıyor. Ve bazı günler o rapor, dışarı çıkmaya değmeyecek kadar kötü görünüyor — oysa belki de gerçek hava gayet açıktır.

Zihin Düşman Değil, Ama Her Zaman Güvenilir de Değil
Bence bu konunun en hassas yeri burası. Çünkü insan kendi zihnine güvenemeyince bazen zihnini düşman gibi görmeye başlıyor. Sanki içeride sürekli onu sabote eden, kandıran, yoran bir şey varmış gibi. "Beynim bana ihanet ediyor" cümlesi, bir süre sonra çok tanıdık gelmeye başlıyor.

Ama ben bunu böyle düşünmenin de tehlikeli olduğuna inanıyorum. Çünkü zihnini düşman ilan edersen, kendinle sürekli savaş hâlinde yaşamaya başlarsın; ve içeride hiç bitmeyen bir savaşla yaşamak insanı yorgun düşürür. Zihin düşman değil. Ama her zaman güvenilir bir anlatıcı da değil. Bunu bir ihanet gibi değil, bir sınır gibi görmek bana daha doğru geliyor.

Bazen korumaya çalışırken abartıyor. Bazen acıdan kaçırmaya çalışırken yanlış yere sürüklüyor. Bazen umut verirken fazla hızlandırıyor. Bazen karanlığı gösterirken ışığı tamamen siliyor. Bazen bir duyguyu büyütüp bütün hayatın gerçeğiymiş gibi önüne koyuyor. Aslında çoğu zaman niyeti kötü değil; aşırı çalışan bir alarm sistemi gibi, seni korumaya çalışırken yanlış alarmlar veriyor.

Bu yüzden mesele zihni susturmak değil belki de. Zaten susturulamaz; denedikçe daha çok bağırır. Mesele onunla yeni bir ilişki kurmak. Körü körüne inanmadığın ama tamamen de reddetmediğin bir ilişki:

"Tamam, şu an böyle düşünüyorsun. Ama bunu hemen gerçek kabul etmeyeceğim."
"Tamam, şu an çok kötü hissediyorsun. Ama bunun sonsuza kadar süreceğine hemen inanmayacağım."
"Tamam, şu an çok iyi hissediyorsun. Ama yine de uyumayı, düzenimi ve sınırlarımı ihmal etmeyeceğim."
"Tamam, şu an bir karar almak istiyorsun. Ama bunu biraz bekleteceğim."
Bu cümleler insanın kendi zihniyle arasına mesafe koyması değil sadece. Aynı zamanda kendine şefkatli bir güvenlik alanı açması. Zihnine "seni duyuyorum ama sana hemen uymayacağım" demek, onu reddetmek değil; onu dinleyip son sözü yine de kendine bırakmak. Çünkü bazen insanın kendine iyi davranması, kendi zihninden gelen her şeye hemen inanmamasıyla başlıyor.

Başkalarının Zihnine Sığınmak
Kendi zihnine güvenemediğinde bazen başka insanların zihnine yaslanmak istersin. Kendi içinde net bir cevap bulamadığında, dışarıdan bir aklın o boşluğu doldurmasını istersin:

"Ben şu an doğru mu düşünüyorum?"
"Sence abartıyor muyum?"
"Ben kötü biri miyim?"
"Bunu yapmalı mıyım?"
"Şu an bana dışarıdan nasıl görünüyor?"
Güvendiğin birinin sakinliği, o an senin için dış dünyaya atılmış bir çapa gibi olabilir. Fırtınada savrulurken birinin "bana bak, buradayım, geçecek" demesi bazen kendi başına bir ilaç gibidir. Ve bunda utanılacak bir şey yok; insan sosyal bir varlık, fırtınada bir el tutmak en doğal şey.

Ama burada da denge önemli. Çünkü insan sürekli başkasının onayına ihtiyaç duymaya başlarsa, bu kez kendi iç sesi tamamen kaybolabilir. Her küçük karar için dışarıdan teyit beklemek, bir süre sonra insanı daha da bağımlı ve güvensiz hissettirebilir. Çapaya o kadar tutunursun ki, kendi başına yüzmeyi unutursun. Üstelik karşındaki insan da bir süre sonra yorulabilir; sürekli birinin pusulası olmak ağır bir yüktür.

O yüzden bence mesele şurada: İnsan bazen başkasının sakinliğine ihtiyaç duyabilir. Ama hayatının direksiyonunu tamamen başka birine bırakamaz. Destek almak başka bir şeydir; kendi varlığını başkasının onayına teslim etmek başka bir şey. Birincisi seni ayakta tutar, ikincisi seni yavaş yavaş silikleştirir. Sağlıklı destek, insanın kendi iç sesini yok etmez. Aksine onu yeniden duyabilmesi için alan açar — biri sana sakince "sanırım sen de bunu biliyorsun" dediğinde, aslında kendi sesini geri verir.

İlişkilerde Bunun Yansıması
Kendi zihnine güvenememek ilişkileri de etkiler. Çünkü insan bazen karşı tarafın söylediği şeyi olduğu gibi duyamaz. Araya kendi zihninin tercümesi girer ve o tercüme her zaman sadık değildir. Bir mesajın geç gelmesi, bir ses tonunun değişmesi, kısa bir cevabın gelmesi hemen zihinde başka anlamlara dönüşebilir:

"Benden sıkıldı."
"Artık eskisi gibi değil."
"Kesin bir şey var."
"Ben fazla geldim."
"Beni terk edecek."
Belki gerçekten ortada konuşulması gereken bir şey vardır. Belki de yoktur; belki karşı taraf sadece yorgundur, telefonu şarjdadır, ya da o an başka bir şeyle meşguldür. Ama zihin boşlukları sevmez; bir bilgi eksikliği gördüğü an oraya en kötü ihtimali yerleştirir. Sessizliği nötr bırakamaz, onu mutlaka bir hikâyeye çevirir. Sorun şu ki, o doldurduğu şey her zaman gerçek olmaz — ama gerçekmiş gibi acıtır.

Bu yüzden ilişkide güvenli iletişim çok önemli hâle gelir. İnsan bazen sadece sevilmek değil, sakin bir şekilde anlaşılmak ister; "ben bazen kafamda olmayan şeyler kurabiliyorum, bunu sana sormam tuhaf gelmesin" diyebilmek ister. Ama aynı zamanda kendi zihninin ürettiği her korkuyu da karşı tarafın üstüne boşaltmamayı öğrenmek zorundadır. Çünkü her kuruntuyu dile getirmek, bir süre sonra ilişkiyi de yorar.

Bu kolay değil. Çünkü bir yanın güvenmek ister, bir yanın sürekli kanıt arar. Bir yanın sevilmek ister, bir yanın terk edilmeye hazırlanır. Bir yanın yakınlık ister, bir yanın incinmemek için kaçmak ister. İçinde aynı anda hem yaklaşan hem uzaklaşan iki kuvvet taşımak, insanı da karşısındakini de yorabilir.

İşte insan kendi zihnine güvenemeyince, ilişki sadece iki kişi arasında yaşanmaz. Bazen odada üçüncü bir şey daha vardır: zihnin anlattığı hikâye. Ve o hikâye bazen gerçeğin önüne geçer; iki kişi aynı masada otururken, biri aslında kafasındaki bambaşka bir senaryoyla konuşur. O hikâyeyi fark edip "dur, bu benim korkum, gerçek değil" diyebilmek, belki de ilişkiyi koruyan en önemli beceridir.

Güven Yeniden Kurulabilir mi?
Bence evet. Ama bu güven eski hâline dönmek gibi olmayabilir. Belki de hiç "eski hâl" diye bir yer yoktu; sadece henüz bu kadar tanımadığın bir zihin vardı.

Belki mesele bir daha asla şüphe duymamak değildir. Şüphe büsbütün gitmez, gitmesine de gerek yok. Belki mesele şüphe geldiğinde ne yapacağını öğrenmektir. Yani şüpheyi yok etmek değil, onunla ne yapacağını bilmek.

Kendi zihnine güvenmeyi yeniden kurmak, bana göre bir anda olan bir şey değil. Büyük bir aydınlanma anı, her şeyi çözen tek bir karar yok. Daha çok küçük küçük tutamaklar oluşturmak gibi. Uyku düzeni bir tutamak olabilir. Tedaviye devam etmek bir tutamak olabilir. Terapi bir tutamak olabilir. Yazmak bir tutamak olabilir. Yakın çevreyle dürüst iletişim kurmak bir tutamak olabilir. Ani kararları bekletmek bir tutamak olabilir. Kendi döngülerini tanımak bir tutamak olabilir. Tek tek bakınca hiçbiri kurtarıcı değil; ama hepsi bir araya geldiğinde, tutunacak bir korkuluk oluyor.

NIMH, bipolar bozuklukta ilaçların bir sağlık uzmanıyla konuşmadan bırakılmaması gerektiğini ve tedavinin birçok kişide belirtileri yönetmeye yardımcı olabildiğini belirtir. Bu yüzden bu tür süreçlerde kişisel farkındalık kadar profesyonel destek de önemlidir; ikisi birbirinin yerine geçmez, birbirini tamamlar. İnsan kendini ne kadar iyi tanırsa tanısın, bazı şeyleri tek başına taşıması gerekmiyor.

Ama bütün bunların altında daha temel bir şey var: İnsanın kendine düşman olmadan kendini izlemeyi öğrenmesi. Çünkü kendini izlemek bazen sert bir denetime dönüşebiliyor. "Yine mi böyle oldun?", "Yine mi dağıldın?", "Yine mi toparlayamadın?" diye kendine yüklenmek çok kolay. Oysa kendine bir düşman gibi bakan göz, hiçbir şeyi iyileştirmez; sadece yarayı derinleştirir.

Belki de daha doğru cümle şu: "Şu an zorlanıyorum. Bu bir gerçek. Ama bu, bütün benliğimin gerçeği değil." Yani zorluğu inkâr etmeden, ama onu bütün kimliğin sanmadan yaşayabilmek.

Sonuç: Zihnim Benim Evim, Ama Bazen Havalandırmam Gerekiyor
İnsan kendi zihnine güvenemeyince hayat biraz daha yorucu oluyor. Çünkü sadece dış dünyayla uğraşmıyorsun. Herkesin uğraştığı işler, ilişkiler, sorumluluklar sende de var; ama bir de kendi iç dünyanın güvenilirliğini sürekli kontrol etmek gibi fazladan bir mesai var. Hislerini tartıyorsun, düşüncelerini sorguluyorsun, kararlarını bekletiyorsun, iyi hâlinden bile şüphe ediyorsun. Bu, kimsenin görmediği, alkışlamadığı, hatta çoğu zaman var olduğunu bile bilmediği sessiz bir emek.

Ama belki de bütün mesele zihne tamamen güvenmek ya da hiç güvenmemek değil. İki uç da insanı yorar: birine körü körüne inanmak da, hiçbir şeyine güvenmemek de. Belki mesele, onunla daha olgun bir ilişki kurmak. Ne kölesi ne düşmanı; daha çok, bazen yanıldığını bildiğin ama yine de birlikte yaşamak zorunda olduğun eski bir dost gibi.

Zihnim benim evim. Ama bazen evin camlarını açmam gerekiyor. Bazen içerideki hava ağırlaşıyor. Bazen dışarıdan ışık girmesi gerekiyor. Bazen birinin kapıyı çalıp "buradayım" demesi gerekiyor. Bazen de benim, içeride olup biten her sesi gerçek sanmamam gerekiyor. Ev benim ama evin içindeki her gürültü ben değilim.

Kendi zihnine güvenememek insanı korkutabilir. Ama bu, insanın kendinden tamamen vazgeçmesi gerektiği anlamına gelmez. Çünkü güven bazen kusursuz bir eminlik değildir. Bazen güven, şunu diyebilmektir:

"Şu an zihnim çok gürültülü. Ama ben bu gürültüden ibaret değilim."

"Şu an hissettiklerim çok güçlü. Ama hepsi sonsuza kadar sürmeyecek."

"Şu an kendime tam güvenemiyorum. O yüzden kendime daha dikkatli, daha yavaş ve daha şefkatli davranacağım."

Belki insan kendi zihnine güvenini böyle yeniden kuruyor. Bir anda değil. Büyük cümlelerle değil. Kendini suçlayarak hiç değil. Küçük tutamaklarla, dürüstlükle, destekle ve bazen sadece bugünü kazasız atlatmaya çalışarak.

Ve belki de en önemlisi şu: İnsanın zihni bazen ona güvenli bir yer gibi gelmeyebilir. Ama insan, zamanla kendi içinde yeniden yaşanabilir bir yer kurabilir. Belki kusursuz değil, belki bazı odaları hâlâ karanlık; ama oturulabilir, nefes alınabilir, içinde kendine yer açılabilir bir ev.

Bu yazı kişisel bir deneme; tıbbi tavsiye değildir. Bipolar bozukluk ya da başka bir ruh sağlığı durumuyla ilgili destek arıyorsan, bir ruh sağlığı uzmanına başvurmaktan çekinme. Türkiye'de acil bir kriz anında yalnız değilsin — bir yakınına ulaş, gerekirse 112'yi ara.

Burada yazılanlar kişisel deneyimdir, tıbbi tavsiye değildir. İlaç başlatma/bırakma/doz değiştirme kararlarını yalnızca hekiminizle alın.

Diğer yazıları oku — ya da beni tanı.